Dava ve Davetçinin Hatıraları-Hasan el-Benna

'Kitap Tavsiye ve Yorum' forumunda Cenan tarafından 15 Eyl 2017 tarihinde açılan konu

  1. Cenan

    Cenan Gayretli Üye Üye

    [​IMG]

    1324/1906 yılında İskenderiye yakınlarındaki Mahmûdiyye'de doğdu. Babası, devrinin muhaddislerinden Ahmed Abdu'r-Rahmân el-Bennâ'dır.

    Bu Hâtıralar'ı, hayatının önemli dönem ve tablolarını içermekle birlikte, başlattığı “Kardeşler Hareketi”nin –şehâdetinden önceki Şaban 1358'e [Aralık 1939'a] kadar– târihî akısını da en güvenilir bir ilk kaynak ve belge hüviyeti ile ortaya koymaktadır.

    Hâtıraları'nın son vesîkasının taşıdığı 1358/1939 târihinden 10 yıl sonra, Şubat 1949'da tertiblenen bir suikasd ile şehîdler kervanındaki yerini aldı.

    Nasıl dopdolu bir hayat yaşadığı, nasıl bir cihâd yürüttüğü konusunda bize söyleyecek herhangi bir söz bırakmıyor Hâtıraları...
     
    Çelebi bunu beğendi.
  2. Cenan

    Cenan Gayretli Üye Üye

    Hasan el-Bennâ anlatıyor:

    “Hirâ İslâm Enstitüsü ve şubesi, hatırıma fazîletli, âlim, âmil ve mücahid kardeşimiz Şeyh Muhammed Saîd el-Arafî’yi getirdi.

    Şeyh Muhammed, Sûriye’nin Fransız sömürgeciliğine ve zulmüne karşı ayaklanan yiğit bir evlâdıydı. Fransızlar, malını mülkünü, kitaplarını müsadere etmiş, sürgüne mahkûm etmişlerdi. O da Mısır’a gelmişti. Kahire’de mütevazı bir oda kiralamıştı. Onunla tanıştık. Dinine samimiyetle bağlı, güçlü iman sahibi biriydi. Aklî ve naklî ilimlerde geniş bir bilgi sahibi, yiğit, kahraman, gayretli bir kimse; aynı zamanda hem âlim, hem doktor, hem subay, hem de âbid bir kimseydi. İlmi değerli hocalarından öğrenmiş ve Türk Ordusu’na katılmış, zamanla komutanlığa kadar yükselmiş ve orduda tıbbîye kısmına ayrılmış, böylece de tıp ilmini öğrenmişti. Çok iyi silâh kullanır, attığında yüzde yüz isabet ettirirdi. Bununla birlikte sanat, edebiyat ve tarihî bilgilerle de meşguldü. Tatlı sözlü, hoş sohbet bir kişiliğe sahipti. İbadet ve zâhidliğinde sofî, düşünüş ve görüşlerinde bir filozofu andırıyordu. Onun sohbetinden oldukça yararlanmıştık.

    İsmâiliyye’yi ziyaret etmiş, bizimle birkaç gün geçirmişti ki o günler, bizim en güzel ve mutlu günlerimiz olmuştu. Bu sıralarda bizim bir okul yapmak istediğimizi ve bunda kararlı olduğumuzu öğrenmiş, bu okula ne ad vereceğimizi düşünmeye koyulmuştuk ki, o bize şunları söyledi:

    “İsmâiliyye, dâvetin merkezidir. Bu ise, bu dâvetin kurduğu ilkokuldur. Dâvet, Kur’an dâvetidir. Kur’an ise ilk olarak Hirâ’da nâzil olmuştur. O halde bu okulunuza Hirâ Enstitüsü adını veriniz.” Biz de onun dediğini yerine getirmiştik.

    KARDEŞLERİNE, ARKADAŞLARINA, KURUMLARA İSİM VER

    Şeyh Saîd el-Arafî, geceleri en çok dört saat uyku uyur, tan yeri ağarmadan önce uyanır, bizim odalarımızın kapılarını çalar ve:

    “Ayılın, ayılın, muhakkak ki hayattan sonra upuzun bir uyku vardır” diye seslenirdi. Biz de kalkar, namazımızı kılar. Allah’a hamd eder ve bu davranışı dolayısıyla kendisine teşekkür ederdik. Bana:

    “Kardeşim, isim ver” derdi. Ben kendisine:

    “Neye isim vereyim, efendim?” diye sorduğumda şu cevabı verirdi:

    “Kardeşlerine, arkadaşlarına, kurumlarına isim ver. Birine, sen Ebû Bekir’e benziyorsun; ötekine, sen Ömer’e benziyorsun, de. Bu durum onların kalbine gayret aşılayacak, kendilerini güzel örneklere, sâlih nümûnelere doğru götürecektir.”

    BUNLARIN ANILARI RUHLARDA YAŞASIN

    Bunun üzerine ben:

    “O zaman insanlar bizi keskin dillerine dolar” deyince, o şunu söylerdi:

    “Kardeşim, insanlardan sana ne? Sen Allah’la beraber olmaya bak ve kendisinde fayda gördüğün her işi yap. Kurumlarına da: Hirâ Erkek Enstitüsü, Mü’minlerin Anneleri Okulu, Hendek Salonu… gibi isimler ver ki, bunların anıları ruhlarda yaşasın.”

    KENDİSİNDEN SAKINMAN GEREKEN İKİ İNSAN

    Bir de bana her zaman şöyle derdi:

    “Dinle beni, taatlarda kusurlu, bazı isyanları işleyen kimseleri, Allah’tan korktuklarına, saygılı olacaklarına ve itaatkâr davranacaklarına inandığın sürece, onları dâvâya kazanmaktan geri kalma. Bu gibi kimseler, kısa bir süre içerisinde tevbe edeceklerdir. Unutma ki dâvet bir hastahanedir. Orada ilaç vermek için doktor da ve şifa bulmak için hasta da bulunur. Bu gibi kimselerin sakın ola yüzlerine kapıyı kapama. Bilakis, hiçbir zaman onları sana kazandıracak çalışmalardan geri kalma. Bu dâvetinin birinci görevidir.

    İki tür kişiden de kesinlikle sakın ve onları kendileri de gelse hiçbir zaman dâvânın saflarına alma. Bunlardan biri, sâlih bir kişi görüntüsünü verse bile hiçbir inancı olmayan inkârcıdır. Böyle bir kimsenin düzelmesini ummak, akidesiyle tamamen sizden uzak iken imkânsızdır.

    Diğeri ise, otorite tanımayan ve itaatin ne demek olduğunu kavrayamayan sâlih bir kimsedir. Böyle bir kişi münferit olarak faydalı olabilir, tek başına bir işte başarı sağlayabilir; fakat cemaatin ruhunu bozar, sâlihliğiyle onları aldatır, muhalefetiyle cemaati dağıtır. Bu tür kişilerden cemaatin saflarına sokmadan yararlanabilirsen, yararlan. Yoksa saflar bozulur ve çalkalanır. Halk bir kimsenin safın dışına çıktığını görürse, bir kişi ayrıldı demez de safın kendisi eğridir der. Böyle bir kimseden sakınabildiğin kadar sakın.”[1]

    [1] Hasan el-Bennâ, Dava ve Davetçinin Hatıraları, s. 181-183.

    Kaynak: Adem Ergül, 365 Lider Davranış, Erkam Yayınları